OSMANLI'DA BATILILAŞMA HAREKETLERİ


Müslümanların son 200 yıldır Batı karşısında geri kalmışlık ve yenilgi psikolojisi içinde bir çıkmaza girdiği ve bunu aşmak için de daha çok Batılılaşma gayreti içinde olduğu görülür. Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin son 150 yılı ile Cumhuriyet’ten günümüze geçen süreç, maalesef batının ilerleyişi ve Müslümanların da bu ilerleyişi taklit ettiği bir zaman dilimidir.

28.05.2018 13:45

Osmanlı’da batılılaşma hareketleri


SİYAMİ AKYEL / M.Gazete

Müslümanların son 200 yıldır Batı karşısında geri kalmışlık ve yenilgi psikolojisi içinde bir çıkmaza girdiği ve bunu aşmak için de daha çok Batılılaşma gayreti içinde olduğu görülür. Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin son 150 yılı ile Cumhuriyet’ten günümüze geçen süreç, maalesef batının ilerleyişi ve Müslümanların da bu ilerleyişi taklit ettiği bir zaman dilimidir.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye özellikle 17’inci yüzyılın başlarına kadar kudretli dönemini yaşamıştır. Bu döneme kadar fethettikleri topraklarda adaleti tesis eden büyük Osmanlı Devleti, insanlara Avrupa devletlerine nazaran daha cazip ve müreffeh bir yaşam sunmuştur. 17’inci asrın ilk yarısından sonra kanun ve nizamda baş göstermeye başlayan aksaklıklar görülmüş ve Sultan II. Osman ve Sultan IV. Murat zamanlarında ıslahat fikri belirmiş ve Köprülülerin sadrazamlığı döneminde ıslahat fikrine ağırlık verilmiştir. Ancak bu ıslahat düşüncesi, batıdan ziyade İslam tarihinin kadim kültüründen faydalanmak şeklinde temayüz etmiştir.

Sultan III. Selim’in hükümdar olduğu 1789 yılından itibaren batının terakkisine karşı alınacak tedbirler konusu sürekli gündeme gelmiştir. Sultan III. Selim, daha tahta çıkar çıkmaz 1792 yılında Osmanlı-Rus Harbi başlamıştı. Bu savaş, Osmanlı’da yenileşme ve batılılaşma hareketlerinin başlangıcı oldu. Askeri alandaki yenilgilerin önüne geçmek isteyen Sultan III. Selim, bu alanda önemli yenilikler yapmak istemiş; bunun için de “Nizam-ı Cedid” adıyla ıslahatlara başlamıştı. Bu yeniliklerle hem içteki Yeniçerilerin fitnesini, hem de dışarıdaki yenilgileri önlemek isteyen III. Selim, baskılar sonucu geri adım atmak zorunda kaldı. III. Selim’in bu ıslahat çabaları sadece askeri alanla sınırlıydı.

Sultan II. Mahmut’un tahta geçtiği yıllar ise yine Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye açısından bunalımlı yıllardı. Sultan II. Mahmud, her ne kadar askeri alanda yaptığı yenilikle Yeniçeri Ocağı’nı “Vaka-i Hayriye” ile kaldırıp yerine 1826 yılında “Asakir-i Mansure-i Muhammediye”yi kurmuş olsa da, bu değişiklikle içerideki Yeniçeri belası halledildi ancak dış tehditlere karşı başarısızlık devam etti.

Sultan II. Mahmut’un vefatı üzerine 1839’da büyük oğlu Sultan Abdülmecit tahta geçti. Sultan Abdülmecit döneminde o güne kadar padişahlar tarafından yapılan yenilikler, sadrazamlar tarafından yürütülmeye başlandı. Abdülmecit dönemi Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, Paris ve Londra elçiliği görevinde bulunmuş; batıya karşı kompleksli bir devlet adamıydı. İngiliz yanlısı politikası olan Mustafa Reşit Paşa, Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı) döneminde “1838 Baltalimanı Antlaşması” ile İngilizlere imtiyazlar sağlamıştı.

Sultan Abdülmecit’in son zamanlarında Mustafa Reşit Paşa’nın hain olduğunu anladığı ve Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler Dairesi’nde Peygamber Efendimizin (S.A.V.) hırkasına yüzünü sürerek ve gözyaşı dökerek, “Ya Rasulallah, beni bu adamın şerrinden kurtar!” şeklinde dua ettiği rivayet edilir.

Büyük Osmanlı Devleti’ndeki batının ilim ve teknolojisinden faydalanmak şeklinde bu tarihe kadar sürüp gelen batılılaşma hareketleri “Tanzimat Fermanı”yla birlikte batının değerlerini de içine alacak şekilde genişleme eğilimi göstermiştir. 3 Kasım 1839 tarihinde Sultan Abdülmecit’in imzaladığı ferman, sarayın hemen alt tarafındaki Gülhane Parkı’nda Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu. Sadece askeri alanda değil, hukuk, eğitim ve sosyal alanlarda da reformları içeren “Tanzimat Fermanı”nı sadece Batı’ya öykünmeyle açıklamak zorlama bir yorum olur. O yıllarda batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ne karşı baskıları ve bu devletlerin, özellikle Osmanlı sınırları içinde yaşayan dindaşları Hıristiyanları korumaya yönelik tavırları böyle bir fermanın yayınlanmasında etkili olmuştur. Fransızlar ve Avusturyalılar Katoliklere, Ruslar Ortodokslara, İngilizler Protestanlara arka çıkmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nde gayr-i Müslimler, İslam hukukunun getirdiği belirli bir hukuki statü içinde idare edilirdi. İslam dininin egemenliği altındaki İslam topraklarında sürekli yaşama hakkı elde eden gayr-i Müslimlere “zımmi” denirdi. Osmanlı’da gayr-i Müslimler, “zımmi” statüsünde ve Müslüman tebaadan konum olarak farklıydı. Tanzimat Fermanı ve onu takip eden Islahat Fermanı’yla Müslüman tebaayla gayr-i Müslim (Yahudi ve Hıristiyan) tebaa eşit sayıldı.

103

Hava Durumu ANKARA

Yeni anket?

Oyunuz Gönderilmiştir
Ankete Katıl